Ebu Hanife Türkçe Namaz Kılınır mı? Farsça Kıraat Meselesinin Aslı ve Bugünkü Uygulama
Ebu Hanife Türkçe Namaz Kılınır mı? İşin Aslı Meğer Biraz Daha Karışıkmış
Geçenlerde bir arkadaş ortamında konu namaza geldi. Her zamanki gibi “Bugün ne yesek?” diye başlayan sohbet, beş dakika içinde mezheplere, Arapçaya, Kur’an’ın tercümesine ve nihayet İmam Ebû Hanîfe’ye kadar uzandı. Bir arkadaşımız gayet ciddi bir ifadeyle, “Ebû Hanîfe Türkçe namaza izin vermiş, değil mi?” deyince masada kısa bir sessizlik oldu. Sonra başka biri, “Türkçe namaz derken duaları mı Türkçe okuyacağız, yoksa imam da ‘Allahüekber’ yerine ‘Allah en büyüktür’ mü diyecek?” diye sorunca herkes güldü.
Şaka bir yana, bu soru gerçekten önemli. Çünkü internette konu hakkında birbirinden oldukça farklı bilgiler dolaşıyor. Bir yerde “Ebû Hanîfe yabancı dilde namaza izin verdi” deniyor, başka bir yerde “Hayır, bu tamamen yanlış” deniyor. Sonra bir üçüncü kişi çıkıp “Farsçaya izin verdiyse Türkçeye de izin vermiştir” diye matematik problemi çözer gibi sonuca ulaşıyor.
Oysa fıkıh meseleleri bazen sosyal medya yorumlarından biraz daha fazla ayrıntı istiyor.
Peki gerçekten Ebû Hanîfe Türkçe namaz kılınabileceğini mi söyledi? Yoksa ortada tarihî bir görüşün günümüz şartlarına aktarılırken fazlasıyla sadeleştirilmesi mi var?
Önce En Kısa Cevap: Türkçe Tercümeyle Namaz Kılınır mı?
Bugün Türkiye’de uygulanan Hanefî anlayış ve Diyanet’in güncel fetvası açısından cevap nettir: Namazda Kur’an ayetlerinin Türkçe tercümesi, Kur’an’ın kendisi yerine geçirilerek okunmaz. Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu, namazda sûrelerin Türkçe tercümesinin okunmasının caiz olmadığını açıkça belirtmektedir.
Burada önemli bir ayrım var: Namazın içinde Türkçe konuşmak ile namaz dışında Türkçe dua etmek aynı şey değildir.
Bir insan Fâtiha’nın anlamını Türkçe okuyabilir, üzerine düşünebilir, açıklamasını dinleyebilir. Hatta namazdan sonra Allah’a kendi diliyle dua edebilir. Fakat namazın kıraati söz konusu olduğunda Kur’an’ın Arapça lafzı esas alınır.
Yani “Allah benim Türkçe bildiğimi biliyor, o halde Fâtiha’yı Türkçe okuyayım” şeklindeki mantık duygusal açıdan anlaşılır olsa da klasik fıkıhtaki kıraat meselesini tam olarak karşılamaz.
Çünkü burada yalnızca “Allah ne dediğimi anlıyor mu?” sorusu yoktur. Asıl mesele, namazın içerisinde Kur’an kıraati olarak neyin okunacağıdır.
Peki Ebû Hanîfe Nereden Çıkıyor?
İşin en ilginç kısmı burada başlıyor.
Ebû Hanîfe’nin namazdaki kıraat konusunda diğer bazı fakihlerden farklı bir görüş ortaya koyduğu klasik Hanefî kaynaklarında aktarılır. Özellikle Farsça kıraat meselesi üzerinden onun belirli şartlarda Arapça dışındaki bir dille Kur’an kıraatini mümkün gördüğüne dair nakiller bulunmaktadır.
Fakat buradan doğrudan “Ebû Hanîfe Türkçe namazı serbest bırakmıştır” sonucuna atlamak doğru değildir.
Birincisi, Türkçe ile Farsçayı tarihî bağlamından koparıp aynı meseleymiş gibi değerlendirmek ciddi bir fıkıh basitleştirmesidir.
İkincisi, Ebû Hanîfe’ye nispet edilen bu görüşün ayrıntıları ve daha sonra bundan dönüp dönmediği konusunda Hanefî kaynaklarında farklı nakiller vardır.
Üçüncüsü, mesele yalnızca “başka dil kullanılabilir mi?” sorusundan ibaret değildir. Kur’an’ın lafzı, manası, kıraat kavramı ve namazın yapısı birlikte değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla “Ebû Hanîfe yabancı dilde kıraate izin vermiş → Türkçe yabancı dildir → o halde Türkçe namaz caizdir” şeklindeki üç adımlı internet mantığı, fıkıh usulünde o kadar da hızlı çalışmıyor.
Biraz fazla hızlı tren gibi; istasyona uğramadan sonuca gidiyor.
Farsça Meselesi Neden Bu Kadar Önemli?
Çünkü Ebû Hanîfe’nin bu konudaki görüşü anlatılırken çoğunlukla Farsça üzerinden konuşulur.
Klasik kaynaklarda onun, Arapça kıraati yerine Farsça kıraate belirli şartlarla cevaz verdiğine ilişkin rivayetler bulunmaktadır. Ancak Hanefî geleneğin sonraki gelişiminde bu görüşün nasıl ele alındığı ve Ebû Hanîfe’nin bundan dönüp dönmediği konusunda farklı aktarımlar vardır.
Bu nedenle ilmî açıdan daha dikkatli cümle şudur:
Ebû Hanîfe’ye namazda Farsça kıraate belirli şartlarda cevaz veren bir görüş nispet edilmiştir; ancak bu görüşün kapsamı, şartları ve sonrasında terk edilip edilmediği konusunda klasik kaynaklarda farklı nakiller bulunmaktadır.
Bu cümle biraz uzun olabilir ama tarihî gerçeklik de bazen “tweetlik” olmuyor.
Üstelik Ebû Hanîfe’nin öğrencileri Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in meseleye yaklaşımı da ayrıca önemlidir. Mezhep dediğimiz şey yalnızca kurucu imamın tek bir cümlesinden oluşmaz. Öğrencilerin görüşleri, sonraki fakihlerin tercihleri ve mezhebin zaman içerisindeki sistemleşmesi de dikkate alınır.
İşte bu nedenle “Ebû Hanîfe şöyle demiş, konu kapanmıştır” yaklaşımı, Hanefî fıkhının kendi çalışma biçimini bile fazlasıyla basite indirger.
“Ama Allah Türkçe de Biliyor” Diyen Arkadaşa Ne Denir?
Bu itirazı yapan kişinin niyeti genellikle anlaşılır.
“Allah bütün dilleri biliyor. O halde neden insan kendi anladığı dille ibadet edemesin?”
Bu soru aslında küçümsenecek bir soru değil. Hatta namazın anlamını düşünmek açısından oldukça değerli bir çıkış noktası.
Fakat fıkıh açısından cevap şudur: Bir ibadetin Allah tarafından bilinmesi ile o ibadetin nasıl yerine getirileceğinin belirlenmesi farklı konulardır.
Mesela namazın kaç rekât olduğu da “Ben üç rekât kılınca niyetim samimiydi” diyerek değiştirilmiyor. Oruç da “Ben öğleden sonra başladım ama kalben bütün gün tuttum” şeklinde yeniden tanımlanmıyor.
İbadetlerde niyet önemlidir ama ibadetin biçimi de önemlidir.
Kur’an’ın namazda okunması meselesi de bu çerçevede değerlendirilir. Diyanet’in açıklamasında namazda kıraatin kitap, sünnet ve icma ile sabit bir yükümlülük olduğu ve Kur’an’ın namazda okunmasının esas olduğu belirtilmektedir.
Kadınların ve Erkeklerin Bu Konuya Bakışı Gerçekten Farklı mı?
Forumlarda bu tür başlıklarda bazen “Erkekler şöyle düşünür, kadınlar böyle düşünür” şeklinde genellemeler yapılıyor. Bence bu noktada biraz frene basmak gerekiyor.
Aynı ailede bile iki kişinin yaklaşımı tamamen farklı olabilir.
Örneğin Mehmet, konuyu çözmek için hemen kaynak açıp “Hanefî mezhebinde hüküm nedir?” diye bakabilir. Onun için mesele biraz stratejik bir problem gibidir: Kaynağı bul, hükmü belirle, uygulamayı netleştir.
Ayşe ise aynı soruya başka bir yerden yaklaşabilir: “Peki Arapça bilmeyen yaşlı bir insan namazın anlamını nasıl hissedecek? İnsan okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeden ibadet ederken ne hisseder?”
Fakat bunun tam tersinin olması da gayet mümkündür.
Mehmet, “Anlamını bilmeden okumak beni rahatsız ediyor” diyebilir. Ayşe ise “Namazın ortak bir dili olması, dünyanın farklı yerlerindeki Müslümanları birbirine bağlıyor” diyebilir.
Burada mesele erkek-kadın ayrımından ziyade insanların ibadete yaklaşım biçimlerinin çeşitliliğidir.
Kimi insan anlam üzerinden ilerler, kimi biçim üzerinden, kimi tarih üzerinden, kimi de manevi deneyim üzerinden.
Bence asıl güzel soru şu:
Ebu Hanife Türkçe Namaz Kılınır mı? İşin Aslı Meğer Biraz Daha Karışıkmış
Geçenlerde bir arkadaş ortamında konu namaza geldi. Her zamanki gibi “Bugün ne yesek?” diye başlayan sohbet, beş dakika içinde mezheplere, Arapçaya, Kur’an’ın tercümesine ve nihayet İmam Ebû Hanîfe’ye kadar uzandı. Bir arkadaşımız gayet ciddi bir ifadeyle, “Ebû Hanîfe Türkçe namaza izin vermiş, değil mi?” deyince masada kısa bir sessizlik oldu. Sonra başka biri, “Türkçe namaz derken duaları mı Türkçe okuyacağız, yoksa imam da ‘Allahüekber’ yerine ‘Allah en büyüktür’ mü diyecek?” diye sorunca herkes güldü.
Şaka bir yana, bu soru gerçekten önemli. Çünkü internette konu hakkında birbirinden oldukça farklı bilgiler dolaşıyor. Bir yerde “Ebû Hanîfe yabancı dilde namaza izin verdi” deniyor, başka bir yerde “Hayır, bu tamamen yanlış” deniyor. Sonra bir üçüncü kişi çıkıp “Farsçaya izin verdiyse Türkçeye de izin vermiştir” diye matematik problemi çözer gibi sonuca ulaşıyor.
Oysa fıkıh meseleleri bazen sosyal medya yorumlarından biraz daha fazla ayrıntı istiyor.
Peki gerçekten Ebû Hanîfe Türkçe namaz kılınabileceğini mi söyledi? Yoksa ortada tarihî bir görüşün günümüz şartlarına aktarılırken fazlasıyla sadeleştirilmesi mi var?
Önce En Kısa Cevap: Türkçe Tercümeyle Namaz Kılınır mı?
Bugün Türkiye’de uygulanan Hanefî anlayış ve Diyanet’in güncel fetvası açısından cevap nettir: Namazda Kur’an ayetlerinin Türkçe tercümesi, Kur’an’ın kendisi yerine geçirilerek okunmaz. Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu, namazda sûrelerin Türkçe tercümesinin okunmasının caiz olmadığını açıkça belirtmektedir.
Burada önemli bir ayrım var: Namazın içinde Türkçe konuşmak ile namaz dışında Türkçe dua etmek aynı şey değildir.
Bir insan Fâtiha’nın anlamını Türkçe okuyabilir, üzerine düşünebilir, açıklamasını dinleyebilir. Hatta namazdan sonra Allah’a kendi diliyle dua edebilir. Fakat namazın kıraati söz konusu olduğunda Kur’an’ın Arapça lafzı esas alınır.
Yani “Allah benim Türkçe bildiğimi biliyor, o halde Fâtiha’yı Türkçe okuyayım” şeklindeki mantık duygusal açıdan anlaşılır olsa da klasik fıkıhtaki kıraat meselesini tam olarak karşılamaz.
Çünkü burada yalnızca “Allah ne dediğimi anlıyor mu?” sorusu yoktur. Asıl mesele, namazın içerisinde Kur’an kıraati olarak neyin okunacağıdır.
Peki Ebû Hanîfe Nereden Çıkıyor?
İşin en ilginç kısmı burada başlıyor.
Ebû Hanîfe’nin namazdaki kıraat konusunda diğer bazı fakihlerden farklı bir görüş ortaya koyduğu klasik Hanefî kaynaklarında aktarılır. Özellikle Farsça kıraat meselesi üzerinden onun belirli şartlarda Arapça dışındaki bir dille Kur’an kıraatini mümkün gördüğüne dair nakiller bulunmaktadır.
Fakat buradan doğrudan “Ebû Hanîfe Türkçe namazı serbest bırakmıştır” sonucuna atlamak doğru değildir.
Birincisi, Türkçe ile Farsçayı tarihî bağlamından koparıp aynı meseleymiş gibi değerlendirmek ciddi bir fıkıh basitleştirmesidir.
İkincisi, Ebû Hanîfe’ye nispet edilen bu görüşün ayrıntıları ve daha sonra bundan dönüp dönmediği konusunda Hanefî kaynaklarında farklı nakiller vardır.
Üçüncüsü, mesele yalnızca “başka dil kullanılabilir mi?” sorusundan ibaret değildir. Kur’an’ın lafzı, manası, kıraat kavramı ve namazın yapısı birlikte değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla “Ebû Hanîfe yabancı dilde kıraate izin vermiş → Türkçe yabancı dildir → o halde Türkçe namaz caizdir” şeklindeki üç adımlı internet mantığı, fıkıh usulünde o kadar da hızlı çalışmıyor.
Biraz fazla hızlı tren gibi; istasyona uğramadan sonuca gidiyor.
Farsça Meselesi Neden Bu Kadar Önemli?
Çünkü Ebû Hanîfe’nin bu konudaki görüşü anlatılırken çoğunlukla Farsça üzerinden konuşulur.
Klasik kaynaklarda onun, Arapça kıraati yerine Farsça kıraate belirli şartlarla cevaz verdiğine ilişkin rivayetler bulunmaktadır. Ancak Hanefî geleneğin sonraki gelişiminde bu görüşün nasıl ele alındığı ve Ebû Hanîfe’nin bundan dönüp dönmediği konusunda farklı aktarımlar vardır.
Bu nedenle ilmî açıdan daha dikkatli cümle şudur:
Ebû Hanîfe’ye namazda Farsça kıraate belirli şartlarda cevaz veren bir görüş nispet edilmiştir; ancak bu görüşün kapsamı, şartları ve sonrasında terk edilip edilmediği konusunda klasik kaynaklarda farklı nakiller bulunmaktadır.
Bu cümle biraz uzun olabilir ama tarihî gerçeklik de bazen “tweetlik” olmuyor.
Üstelik Ebû Hanîfe’nin öğrencileri Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in meseleye yaklaşımı da ayrıca önemlidir. Mezhep dediğimiz şey yalnızca kurucu imamın tek bir cümlesinden oluşmaz. Öğrencilerin görüşleri, sonraki fakihlerin tercihleri ve mezhebin zaman içerisindeki sistemleşmesi de dikkate alınır.
İşte bu nedenle “Ebû Hanîfe şöyle demiş, konu kapanmıştır” yaklaşımı, Hanefî fıkhının kendi çalışma biçimini bile fazlasıyla basite indirger.
“Ama Allah Türkçe de Biliyor” Diyen Arkadaşa Ne Denir?
Bu itirazı yapan kişinin niyeti genellikle anlaşılır.
“Allah bütün dilleri biliyor. O halde neden insan kendi anladığı dille ibadet edemesin?”
Bu soru aslında küçümsenecek bir soru değil. Hatta namazın anlamını düşünmek açısından oldukça değerli bir çıkış noktası.
Fakat fıkıh açısından cevap şudur: Bir ibadetin Allah tarafından bilinmesi ile o ibadetin nasıl yerine getirileceğinin belirlenmesi farklı konulardır.
Mesela namazın kaç rekât olduğu da “Ben üç rekât kılınca niyetim samimiydi” diyerek değiştirilmiyor. Oruç da “Ben öğleden sonra başladım ama kalben bütün gün tuttum” şeklinde yeniden tanımlanmıyor.
İbadetlerde niyet önemlidir ama ibadetin biçimi de önemlidir.
Kur’an’ın namazda okunması meselesi de bu çerçevede değerlendirilir. Diyanet’in açıklamasında namazda kıraatin kitap, sünnet ve icma ile sabit bir yükümlülük olduğu ve Kur’an’ın namazda okunmasının esas olduğu belirtilmektedir.
Kadınların ve Erkeklerin Bu Konuya Bakışı Gerçekten Farklı mı?
Forumlarda bu tür başlıklarda bazen “Erkekler şöyle düşünür, kadınlar böyle düşünür” şeklinde genellemeler yapılıyor. Bence bu noktada biraz frene basmak gerekiyor.
Aynı ailede bile iki kişinin yaklaşımı tamamen farklı olabilir.
Örneğin Mehmet, konuyu çözmek için hemen kaynak açıp “Hanefî mezhebinde hüküm nedir?” diye bakabilir. Onun için mesele biraz stratejik bir problem gibidir: Kaynağı bul, hükmü belirle, uygulamayı netleştir.
Ayşe ise aynı soruya başka bir yerden yaklaşabilir: “Peki Arapça bilmeyen yaşlı bir insan namazın anlamını nasıl hissedecek? İnsan okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeden ibadet ederken ne hisseder?”
Fakat bunun tam tersinin olması da gayet mümkündür.
Mehmet, “Anlamını bilmeden okumak beni rahatsız ediyor” diyebilir. Ayşe ise “Namazın ortak bir dili olması, dünyanın farklı yerlerindeki Müslümanları birbirine bağlıyor” diyebilir.
Burada mesele erkek-kadın ayrımından ziyade insanların ibadete yaklaşım biçimlerinin çeşitliliğidir.
Kimi insan anlam üzerinden ilerler, kimi biçim üzerinden, kimi tarih üzerinden, kimi de manevi deneyim üzerinden.
Bence asıl güzel soru şu: